Türkçe ile ilgili makale yazısı

Soru CevapCategory: EdebiyatTürkçe ile ilgili makale yazısı
Ajan a sordu 11 ay önce

türkçe ile ilgili makale yazısı

Sponsorlu Bağlantılar

1 Cevap
admin Staff cevapladı 11 ay önce

TÜRKÇECİYİZ!!
 
Millet kavramının ortaya çıkmasında en önemli rolü oynayan aidiyet bilincinin oluşabilmesi için ilk aşama,o toplum bireylerinin birbirleri ile anlaşabilmeleridir.Ancak dil yalnızca bir anlaşma aracı değil,aynı zamanda duyma,düşünme,dış dünyayı anlama ve en önemlisi dış dünyayı şekillendirip aktarma aracıdır. Her dil kendine has düşünme ve hissetme tarzını kendi içinde taşır bu da onu kullanan toplumlarda ortak yorum,düşünce ve davranış kalıplarına sebep olur.Bu yüzden de her milli dilin ardında aslında milli bir ruh vardır.
 
 Bizim milli dilimizin bizler için anlamı ise diğer milletlerinkinden tarih boyunca çok daha fazla ve büyük olmuştur.Zira,çok geniş coğrafyalar,çok farklı dinler,çok farklı milletler ve diller üzerinde hüküm sürmüş Türk varlığı ve hakimiyetleri sırasında bizlere hangi milletten olduğumuzu hatırlatan,ırksal vasıflarımızdan biri olan kolay intibak ve benimseme gibi özelliklerimizin tehlikeli taraflarından koruyan,ruhsal ve geleneksel farklılıklarımızı halen yaşayabilmemizi sağlayan niteliğimiz,binlerce yıldır süren her türlü saldırı ve kirlenmeye karşı halen direnmeyi başarabilecek kadar güçlü olan dilimizdir.Ancak tarih boyu bizi bu kadar koruyup kollayan ve en köklü milletlerden biri olarak ayakta tutan dilimizi onun bizi kolladığı kadar iyi kollayıp geliştirememiş ve zenginleştirememişiz. Hem yapısal hem de içerik olarak diğer dillerin saldırılarına ve boyunduruklarına maruz bırakmışız.Halkımızın arasında,binlerce yıldır hiç yaşanmamış sınıf ve algılayış farkları ortaya çıkmış.Bilim ve medeniyet,istemeden de olsa toplumun kısıtlı bir sınıfının tekelinde kalmış ve bu gelişmeler halkımız tarafından iyi bir şekilde içselleştirilememiş.İşin kötü tarafı,aynı zamanda,bilim çevrelerinden ve uluslararası teknik-düşünsel gelişmelerden yeterince faydalandırılamamış halkın,gelenek göreneklerinden,milli özeliklerinden ve hayatı algılayış biçimlerinden ortaya çıkan ürünler,felsefeler,sanat eserleri de modern bilimsel gelişmeler ile yeterince harmanlanamayıp milli medeniyet oluşturma sürecimiz bu şekilde çift başlı gelişmek zorunda kalmış.Bu acı sürecin farkına varmamız ve Türk aydınları,Türk yöneticileri tarafından bazı topyekün dil devrimi çalışmalarının başlatılma tarihi,Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1272 tarihli fermanından sonra,ancak günümüzden yaklaşık 150 sene öncesine kadar gitmektedir.Geniş halk kitlelerine kadar ulaşan ve halkın konuşma dili ile bilim,sanat ve yönetim dillerini birleştiren ilk başarılı dil ve abece çalışması ise cumhuriyetimizin kurucusu olan vatansever kadro tarafından başarılmıştır.Ancak bu çok önemli milli davanın,son yıllarda ne kadar büyük yaralar aldığı,ne kadar güçsüzleştirildiği ve önemsenmediği de ortadadır.Bizlerin de,küreselleşen ve tüm milli değerleri yutarak hafızasız,ülküsüz,dilsiz,inançsız tek bir dünya halkı hedefine emin adımlarla ilerleyen bu yeni dünya düzeninde,milli varlığımızın en önemli teminatlarından olan dilimizi korumak ve geliştirmek ülkemizin emanetçileri olarak görev ve sorumluluğumuzdur,boynumuzun borcudur.
 
Peki bu yüce amaç etrafında toplanan bizlerin bunu yaparken yöntemi ne olacaktır?Bizler “Özleştirmeci” miyiz? “Öztürkçeci” miyiz ? “Osmanlıcacı” mıyız?Bunların hepsine verilecek tek yanıtmız var!Hayır,bizler “Türkçeci”yiz! Alıp satan anlamında değil elbet!Savunan,arkasından giden,bağımlı olan,çok daha önemlisi muhtaç olanlarız.Amacımız,tüm medeniyet alanlarında kullandığımız dili hem dilbilgisi hem de kelime hazinesi olarak mümkün olan en fazla şekilde diğer dillerin saldırılarından korumak,dilimizi çok daha iyi kullanabilmek,halk arasında halen yaşamakta olan karşılıklara sahip terim ve kelimelerin,gerek özenti,gerek unutturma,gerek bölücülük,gerek kolaya kaçma amaç ve sebepleri ile konuşma dilimize sızmış veya sızdırılmaya çalışılan kullanımlarını atıp,kendi insanımızın Türk Coğrafyası kokulu kelime,deyim ve terimlerini yerleştirebilmek,dilimizde karşılığını bulamadığımız veya toplumumuza yeni girmiş terim,eşya ve kavramları da Türkçemizin mükemmel ses uyumu ve dilbilgisi kuralları ile harmanlayıp millileştirmek,gerekiyorsa da dilimizin uçsuz bucaksız kök havuzunun yardımı ile kabul edilebilir türetimler yapabilmektir.Zaten,milletimiz belki son birkaç onyıl dışında hiçbir zaman yabancı kökenli kelimeleri diline o kelimenin ait olduğu dilde yazıldığı,kullanıldığı ve anlamlandırıldığı gibi aktarmamış,ona farklı sesler,heceler ve anlamlar ekleyip çkartmıştır.Böylece onu millileştirmiş ve anasının ak sütü gibi ona ait ve temiz hale getirmiştir.Zaten tüm diller ve medeniyetler aslında canlı varlıklar olarak kabul edilebilirler.Doğar,beslenir,hastalanır,ölür,birbirlerinden çok şey öğrenir,birbirleri ile kavga eder,dostluk kurar,işbirliği yapar ve bazen de birbirlerini öldürebilirler.Bugün İngiliz dilinin gurur kaynaklarından olan ve 250.000 civarı kelimesiyle İngilizce’nin diğer dillere meydan okuyabilmesini sağlayan Webster Sözlüğü’ndeki kelimelerin yarıdan fazlası Germen kökenli kelimelerdir.Ancak İngilizcenin dilbilim kurallarına göre ekler almış,yazılışları ve söylenişleri İngiliz fonetiğine göre değiştirilmiştir.Bu kelimelerin İngilizce olmadığını ve değiştirilmeleri gerektiğini kim iddia edebilir ki!Aynen,Korsika asıllı ve muhtemelen Arap kanı da taşıyan Napolyon’un Fransız olarak kabul edilmemesini önermek veya Gürcü Lenin’in Rus devlet adamları arasında sayılamayacağını ortaya atmak kadar gülünç olur bu!
 
Özellikle cumhuriyetimizin ilk dönemlerindeki sadeleştirme ve millileştirme çalışmalarında yapısal olarak da tamamen başka bir dile ait kurallar,tamlamalar ve sesler içeren kelimeler ve kelime öbeklerine özel önem verilmiştir.Örnek olarak “aklı-selim” ‘e “sağduyu”, “mayi-i mahruk”a “akaryakıt” , “bab”a “kapı”, “abide” ye “anıt” gibi karşılıklar bulunur ve önerilip yaygınlaşması sağlanırken, “suikast” , “hüküm” , gibi halk arasında çok yaygın olarak konuşulup,karşılıkları için de sağlıklı türetimler yapılamayan kelimeler hakkında zorlama önlemlere gidilmemiştir.Bizler de halkımız ile bilim ve edebiyat çevreleri arasında yeni uçurumların bu sefer dayatmacı bir Öztürkçecilik sebebiyle oluşmasını istememekteyiz.İyi niyetli de olsa bu zorlama özleştirim çalışmaları,bizler için vazgeçilmez kelimelerden olan “millet” kelimesi hakkında bile iyi şeyler düşünmemektedir.Sadece bu kelimeyi nasıl ele aldığımızı açıklamak bile bizlerin dil savaşı yöntemlerimiz hakkında fikir verici olabilir.
 
“Millet” kelimesi dilimize Arapça’dan geçmiştir.Ancak o dilde,bir dinin mensuplarının toplamını anlatan,ayrıca tutulan yol ve esas anlamlarına da gelen bir kelimedir.Bizim anladığımız şekilde sosyolojik olarak “millet” kelimesi için Araplar “şa’b” kelimesini kullanmaktadır. “Ş’ab ül Arabi” , “Şabu’t-Türki” gibi.Bizler ayrıca, belli özelliklere veya belli cinsiyete sahip kişileri veya bir ufak topluluğu adlandırırken de hatta argoda millet kelimesini kullanmaktayız.”Kadın milleti!”, “selam millet!” gibi…Millet kelimesinin Arapça’da kullanım şekli bizdeki “mezhep” veya “ümmet” kelimelerine çok daha yakındır.Ayrıca içeriğindeki ses ve harf sayısı da elbette bizim kelimemizden çok farklıdır.Bazı dilciler ulus kelimesinin millet kelimesiyle eş anlamlı olduğunu ve millet kelimesinden tamamen vazgeçilmesi gerektiğini savunmaktadırlar.Ancak Kaşgarlı Mahmut’un sözlüğünde “ulus” kelimesinin, “ülemek” mastarından geldiği, “hisselere ayırmak,taksim etmek” anlamlarını taşıdığı,bir hakanın budunu oğulları arasında uluslara taksim edişi örnek verilerek anlatılmaktadır.Ulus,daha çok boylar birliğini ifade etmekte ve bizim millet kavramımızı tam karşılamamaktadır.Ulusal varlığımızı böyle yabancı kökenli bir kelime ile tanımlamak belki kulağa hoş gelmeyebilir ama bu kelime dilimize tamamen başka bir anlam kazanarak girmiş ve artık bizlerin öz malı haline gelmiştir.Yaklaşık 1000 yıldır kullanılan bu kelimeyi bırakıp sadece “budun” ve “ulus” terimleri ile başbaşa kalmamız halinde, bu iki kelimeye geçen 1000 yıl içinde eklediğimiz tüm insani ve medeni değerleri de çöpe atmış oluruz.Bu çöpün içindekiler arasında da maalesef Nutuk,Gençliğe Hitabe,İstiklal Marşı gibi metinler de yerini alacaktır.Slav,Germen,Anglo-Sakson ve Briton dillerinde yeri olmayan,Latince “nasci” kökünden gelen “nation” kelimesinin tüm bu saydığım dillerde bizim anladığımız şekildekine yakın biçimde “millet”i ifade etmesi,bu dillerin konuşulduğu ülkelerin vatanseverleri tarafından benimsenmiş olması nasıl garip gelmiyorsa ve kabul görmüşse,bizim de bu kelimeyi sahiplenmemiz o kadar doğaldır.
 
 Ayrıca dilimize yapılan saldırı ve tahribatın da yegane hedefi kelime hazinemiz değildir.Kesinlikle bundan çok daha tehlikeli olarak,gramerimiz ve cümle yapımız bozulmaktadır. Aslında Türkçemiz ve Abecemiz,saldırı ve sızmalara karşı müthiş bir bağışıklık sistemine sahiptir.Bu bağışıklık sisteminin en önemli öğelerini de dilimizde kök’ün korunumu,ünlü uyumları,ek zenginliği ve okunduğu gibi yazılıyor olması oluşturmaktadır.Aslında sadece onu biraz besleyip,ilgi ve sevgi gösterebilsek,Türkçe, bünyesine sızmaya çalışan tüm mikroplardan kendi kendisini koruyabilecek bir dildir.Ancak günümüzde,vurgu yapılan yerler cümle sonlarından farklı yerlere taşınmakta,cümle öğelerinin yerleri yeni sanat akımları adı altında değiştirilmekte,hayati konularda açıklamalar içeren metinlerde ve en çok satan gazetelerin manşetlerinde,televizyonlarda bile bağlaç olan “-de” ile çekim eki olan “-de” karıştırılmakta,yazım kurallarına ve sessiz benzeşmelerine asla dikkat edilmemekte, “Çeviri İngilizcesi!” sayesinde tümü Türkçe olmasına rağmen anlamsız ve kuralsız kelime yığınları iletişimimizi zorlaştırıp anlamsızlaştırmaktadır.(Son meseleye örnek olarak iyice benimser hale geldiğimiz “Kendine dikkat et!”leri, “Kendine iyi bak!” ları,”Selam!Ahmet ben!” şeklindeki telefon hitaplarını örnek verebiliriz). Bizim mücadelemiz,elimizden geldiği kadar bu alanlarda da sürecek,öncelikle kendimizi eğitmeye çalışırken,elimizin ulaşabildiği yere kadar da bu yanlışları herkese göstermeye,endişelerimizi duyurmaya ve eğitimimiz ile heyecanımızı yaymaya gayret edeceğiz.Çünkü,gerçek milli sınırların dağlar ve nehirlerle değil,dil,gelenekler ve hatıralarla yani bir milleti diğerlerinden en güzel ve yeterli şekilde ayıran her şeyle çizilidiğinin bilincindeyiz…
 
 
Türkçe’nin Seslerindeki Âhenk
 
 Türkçe doğanın dilidir.Türkçe evrenden süzülmüş bir “küçük evrendir” Kendisiyle bu açıdan soydaş olan insana da yakışan bir dildir Türkçe.İnsan da “Türkçe” de evrenden süzülmüş düzenli sistemlerdir.
 
 Türkçemizde kullandığımız pek çok kelime tabiat olaylarının izlerini taşımaktadır.Sanki her bir sözcüğün kendini anlatan ayrı bir lisanı var dilimizde.Örneğin; “soğuk” kelimesini inceleyelim.”Soğuk” kelimesini oluşturan sesler, içerdikleri anlamı da pekiştirecek şekilde soğuk sesler..Soğuk bir havada dışarı çıktığımızda duyacağımız sesler, sanki bu soğuk kelimesinin içine saklanmış.Bu kelimeyi duyduğumuzda bir fırtınanın uğultusunu duyar gibi oluruz.Soğuk kelimesindeki o, ğ, u sesleri bir rüzgarın uğultusunu andırır.Baştaki “s” sesi yaprakların ve rüzgarın sesini hatırlatır.Sondaki “k” sesi de gök gürlemesine bir gönderme gibidir.İşte bir kelimemizde pek çok tabiat olayı adeta resmedilmiştir.Bir başka kelimeyi ele alalım..Örneğin; Kış kelimesinde “ı”,”ş” sesleri adeta bir akışı ifade eder.Yağmur ve kar yağışında duyduğumuz sesler bu kelimede toplanmış gibidir.Sıcak kelimesi sesleri itibariyle de anlamı gibi sıcaklığı ortaya koyar.Bir sobada odunların yanışını hatırlayalım.Önce ateş yakılır.Bu esnada havanın özelliğinden dolayı “s” sesi ortaya çıkar.Ardından “c”, “a”, “k” sesleri bir odunun yanarken çıkardığı sesleri yansıtır.
 
Yine Türkçemizde bazı soyut anlamları karşılayan kelimelerde rastladığımız ses yapısı, duygulara tercüman olacak niteliktedir.Örneğin “korku” kelimesi duyulduğunda bile kalbe bir korku salar.Bu sözcüğün içindeki kalın sesler ve “k” sesleri Türk’lerin korktukları tabiat olaylarının ve diğer korkularının seslerini içerirler.Kılınç sesleri, gök gürlemeleri, depremde çıkan gürültü gibi Türk insanının hafızasına kazınmış büyük felaketlerin bir hulasası gibi olan bu kelime gerçekten manidardır.Bu kelimenin ortasındaki akıcı “r” sesi de yine Türk’lerin eskiden beri saygı duydukları suyun akışını hissettirir. “Sevgi” kelimesinin kökü olan “sev” kelimesi sevginin sıcaklığını ve akıcılığını, inceliğini anlatır.Buradaki “s” sesi akıcı bir sestir.Bu sevginin kalpten kalbe aktığına işaret eder.Yine “e” sesi sevginin inceliğine işaret eder.Sondaki dudaksı “v” sesi sevme fiilinin doğal bir sonucu olarak oluşacak öpme fiiline işaret eder.”Sev” fiilini söyleyen kimsenin son mertebede dudakları yuvarlaklaşır, öpme konumuna gelir.Annesini seven bir çocuk, çocuğunu seven bir anne ve eşini seven bir insan, sevgisini en son mertebede öperek ortaya koyar.”Öp-“ fiilinde de benzer bir güzellik vardır.Bu fiili söyleyen bir kimsenin dudakları yuvarlaklaşır ve o kimse zaten havaya bir öpücük yollar.Bu gibi ses özellikleri Türk’lerin duygusallığını ve sevgiye düşkünlüğünü gösteren birer örnektir.
 
Türkçe konuşan insanları dinleyen yabancılar, bu dilin farklılığını hissetmektedirler.Hatta çeşitli duyguları Türkçe ile ifade ettiğimizde dilimizi bilmeyen yabancı insanlar ne demek istediğimizi iyi kötü hissetmektedirler.Olumsuz, kötü sözler söylediğimizde kelimelerin tabii sesleri, tonlamaları ve vurguları anlama göre sertleşmektedir..Sevgi, mutluluk içeren sözler söylediğimizde de dilimizin kulaklarda hoş bir sada bıraktığı bilinmektedir.Bunu anlamak için eski Türkçe yazın ürünlerinden örnekler verelim:
 
“Bunça bitig bitigma Kül tigin atısı yolug tigin bitidim.Yigirmi kün olurup bo taşka bo takma kop Yolıg tigin bitidim.”
 
Bu sözleri dinlediğimizde bir taşa bir demirle vurulduğunu hissederiz.Üstelik bu vuruşların çok da sert olmadığını ince ve nazik vuruşlar olduğunu seslerin inceliğinden de anlarız.Zaten bu sözlerde Yolıg Tigin’in taşlara yazıları kazıdığı anlatılmaktadır.
 
“Anilki Tadıkıng çorung boz atın binip tagdi”
 
Bu sözlerde ata binme olayından bahsedilmekte..Bu anlama uygun olarak da bu sözlerde atın giderken çıkardığı sesler bir musiki şeklinde duyulmaktadır.
 
“Kül tiginig az erin irtirü ıtımız ulug süngüş süngüşmüş.Alp şalçı ak atın binip tagmiş kara Türgiş bodunug anda ölürmiş almış”
 
Bu cümlelerde de bir savaşın anlatıldığı anlaşılmaktadır.Kılıç seslerini, at seslerini, bu sözlerde duyabiliriz.
 
 Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.
Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş,açılış,örtünüşleri
 
 Bu mısralar söz üstadımız Yahya Kemal’den alıntıdır.Bu kıtayı dinlediğimizde kulağımıza şiirde ifade edilmek istenen anlama uygun seslerin (aliterasyon) dizilmiş olduğunu görmekteyiz.Bu Türkçe’nin ses ve ek zenginliğinin verdiği müthiş bir imkandır.
 
 Elbette Türkçemizde kullandığımız her bir kelimede bu tarz ses özellikleri olmayabilir.Ancak bu kadar örnek bile Türkçenin güzelliğini göstermeye yeter de artar sanırım.Fakat biz yine de birkaç örnek vererek konuya bir hatime çekmeyi uygun buluyoruz.Titremek kelimesi adeta söyleyenin ağzını titretmektedir. “t” ve “r” seslerinin arka arkaya gelmesi titreyen bir nesneyi anımsatmaktadır.Ağlamak kelimesinin aslı yığlamak, ığlamak kelimeleridir.Bu yığ-, ığ- sesleri ağlayan, inleyen bir insanın çıkarttığı sesleri yansıtmaktadır.Aksırık kelimesi de benzer bir yansımayı içerir.Çirkin kelimesini incelediğimizde bu kelimenin iğrenç kelimesinde olduğu gibi dinleyende çirkin ve iğrenç çağrışımlar yapacağı muhakkaktır.Güzel kelimesinde ise gerçekten güzel bir eda vardır.Bu kelime bize gül kelimesini hatırlatır.Belki de Farsça’da “Gul” şeklinde telaffuz edilen bu çiçek ismi Türkçeye girdiğinde güzel kelimesinin etkisiyle güzelleştirilmiş olabilir.Ya da bu gul kelimesi gül- fiilinin etkisi altında da kalmış olabilir.Gül çiçeği hem gülen hem de güzel bir çiçektir.Belki de kendisine bu anlamlar yüklenen gül, bu özelliklerden dolayı, Müslümanlarca, gülmenin ve güzelliğin kaynağı olarak kabul edilen Hz.Muhammed’i temsil etmeye layık görülmüştür.Yine bir başka kelime olan “Karga” kelimesini duyduğumuzda, karganın ötüş sesini ve karalığını hissederiz.”Süpürge” kelimesinin kökü olan süpür- fiili süpürgenin süpürme esnasında çıkarttığı sesi anımsatmıyor mu? “Kürek” kelimesi de toprağa sürten küreğin sesini süpürgede olduğu gibi yansıtmaktadır. “Sürt-“ fiili bile bir yansıma içermektedir.Bu fiildeki sesler nesnelerin birbirine sürtünürken çıkardıkları sesleri çağrıştırmaktadırlar.İşte bunlar ve benzeri binlerce kelime, dilimize ayrı bir ahenk katmaktadır.Türkçeyi konuşan insanlar sanki tabiatı dillendirmektedirler.Türk dili tabiatı yansıtan bir ayna gibi görünmektedir.Türkçeyi konuşan bir insan, diğer dillere nazaran tabiatla daha iç içe bir dil kullanmaktadır.Bu gün doğa severlerimizin slogan ve pankartlarında doğayı yansıtmaktan uzak İngilizceyi kullanmaları ne üzücüdür.Hatta tüm dünyadaki doğa severler yazılı ve sözlü eylemlerinde, en düzenli dil olan ve doğanın dili olarak adlandırılabilecek Türkçeyi kullanmalıdırlar.

Cevabınız